Zihnin Tiyatrosu: İnsanın Kendisiyle Konuşması
Konuşmak bazen kendi kendine olur.
Çoğu kez ise insan konuşmak ister ama konuşamaz. Bu çoğu zaman cesaretsiz bir niyetin sonucudur ve insanı içe döndürür.
Fakat eksik olan yalnızca cesaret değildir. Konuşmak için yüz bulmak gerek, gönül bulmak gerek; sözün varacağı yeri, duracağı yeri görmek gerek.
Nasihate yeri olmayan, empatiye rızası bulunmayan, tenkide ise kılıç gibi cevapları hazır olan birine konuşmak; en hafif tabirle dolu bir bardağı musluğun altında bekletmeye benzer. O musluğu açsan da açmasan da birdir. Böyle durumlarda bazen hiç açmamak daha iyidir.
Sözün Olgunlaşma Yolculuğu
Bazen de konuşma henüz olgunlaşmamıştır. Lafın nereye varacağını bilmeden konuşmak çoğu zaman zarardır. Ya öfkeyle bir kalp kırılır ya da böyle bir konuşmanın fayda getirmeyeceği bir kez daha anlaşılır. Ve o zaman konuşma, çaresizlikle son bulur.
İşte bu noktada insan kendi içine döner. Susmak ise her zaman içini susturabilmek değildir. Bu yüzden insan ya kendi kendisiyle konuşur ya da yazarak içini döker.
Kendi kendine konuşmalar, çoğu zaman sözün olgunlaşmasını arayan birer antrenman gibidir. İnsan içinde dolaşan düşünceleri tartar, cümleleri yoklar, duygularını ölçer. Söylenirse ne olacağını, söylenmezse neyin eksik kalacağını düşünür.
Yazmak ise bu sürecin daha ileri bir safhasıdır.
Çünkü yazan insan meselenin farklı yönlerini görür; ana hatlarını ve detaylarını ayırt eder. Doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışır, düşüncesinin sağlamasını yapar ve bunları zihnin bir kenarına kaydeder.
Yazmak düşüncenin ölçüm aletidir; kaybolanı ortaya çıkaran bir dedektör gibidir. Karışanı çözer, dağınık olanı toplar. İnsan yazarken kendi kendine konuşmasını da tahlil eder. Eğer nefsinin arzusuna kapılıp kendini kandırmaz, hakikati duymazdan gelmezse; öfkeyle başladığı bir muhasebenin sonunda yanıldığını da fark edebilir.
Bazen hatasını görür.
Bazen kendisinin kırdığı bir kalbi hatırlar.
Bazen de özür beklediği kişiden aslında kendisinin özür dilemesi gerektiğini fark eder.
Bazen de bunun tam tersi olur. İnsan, mantık yanlışlarının ve aklın kurduğu tuzakların içinden geçerek özür dilediği kişinin aslında haksız olduğunu da anlayabilir. Böylece insan yalnız başkalarını değil, kendisini de sorgulamayı öğrenir.
İşte yazmak, insanı kendi zihin tiyatrosunda akıl, gönül, vicdan, nefis, bilgi ve inanç gibi aktörlerle karşı karşıya getiren bir muhasebedir.
Bu sahnede bazen akıl konuşur, vicdan dinler.
Bazen nefis öne çıkar, gönül geri çekilir.
Bazen de insan, kendi içindeki hakikatin sesini ilk defa o sahnede duyar.
Bir perde kapanırken diğeri açılır.
Hayat, bu tiyatroların bazen sesli bazen sessiz; bazen seyircili bazen de seyircisiz sahnelendiği oyunlardan ibarettir. İnsan bu sahnede hem oyuncudur hem seyirci.
Çoğu zaman takdir, iltifat ve alkış bekler.
Bazen de kendisini tokatlamak ister çünkü adil bir muhasebe yapmıştır.
İnsanın insanlığa karşı kaliteli bir insan, Allah’a karşı ise kaliteli bir mümin olma sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk insana fıtrat olarak yüklenmiştir ve insan hep bu uyarıyla görev arayışındadır.
Bu arayışta ruhun has odası olan kalbin, sahneler kurduğu zihinde akıl, gönül, vicdan, nefis elemanlarının gayretiyle sahnelenen bu tür iç muhasebe tiyatrolarının yeri ve önemi büyüktür.
O halde kendi kendimizle konuşmaya ve yazmaya devam ederken, içeride alkışlanan oyunlarımızı dışarıda da sahnelemeye gayret edebiliriz.



