Abdestli Ellere Değnek
Bir cuma namazı hazırlığında,
abdest suları damlarken yüzümden, kollarımdan,
avucumda şaklayan değnekleri unutabilir miyim?
Öğleden önce son ders boştu.
Okulun bitişiğindeki caminin avlusunda,
kalabalığa kalmadan abdest alıp hazırlanmak akıllıca bir işti.
Okulla caminin arasında bir duvar ve üzerinde demir korkuluklar vardı.
Orta iki talebesi aşar elbet bu engeli.
Çabucak aşıverdim.
Duvarın ardına varıp güzelce abdestimi aldım.
Ceketimi demir korkulukların arasından geçeceğim tarafa uzattım
ve tekrar korkulukların üzerinden aşıp atladım.
Doğrulduğum esnada, karşımda bir heykel gibi dikili buldum onu.
Kırmızı suratlı Yakup Hoca, Fransızca hocasıydı.
Elinde kalın bir değnek.
“Ne yapıyorsun burada?” der demez.
“Hocam, dersimiz boştu. Cuma için abdest aldım,” deyiverdim.
Hızlıca “Aferin oğlum” deyip yolumu açacağını sandım.
Çocuk aklı, saf, temiz…
Abdestime güvendim belki.
Mazeretim planım masumdu ve dindardı.
Bir imam hatip okuluna yakışırdı.
Ama Yakup Hoca, kırmızı suratına yakışır ettiği pis gözlerini kızartarak
“Aç avucunu!” dedi.
Açtım.
Vurdu.
Hem öyle vurdu ki, bir hırsıza, bir küfürbaza vurur gibi.
“Aç öbürünü!” diyor, vuruyor.
Ve nasıl oluyorsa vurmalar bitmiyordu.
Ne gözlerimden akan yaşın,
ne yüzümden kollarımdan damlayan abdest sularının
ne de meshettiğim ıslak saçlarımın hatırı vardı.
Allah’ıma, peygamberime, Kur’an’ıma, namazıma,
akşama kadar okuduğumuz ezberlere vurur gibi!
Hem de bu okulda.
“Defol sınıfına!” dediğinde,
benim küçücük aklım sorularla doluydu.
Ceketimi aldım duvarın üzerinden,
ağlaya ağlaya vardım sınıfa.
Oturdum kendi sırama.
Masanın demir borularını tuttum sızlayan ellerimle.
Ateşe basmış gibiydi, hemen çekiverdim.
O buz gibi demirler kesmedi ağrıyı, sızıyı.
Bilakis avucumda kor tutmuş gibi acımı artırdı.
Etrafımda bana bakan, bir şeyler soran arkadaşlarım ve sınıfta bitmeyen bir uğultu.
Fakat ben orada değildim sanki.
Cevap veremediğim sorular sınıftan, okuldan, arkadaşlarımdan ve benden çok büyüktü.
Tüm şaşkınlıklarımı toplasam,
o saniyelerde yaşadığım şaşkınlık kadar etmez belki.
Öğlen paydosu olduğunda, her hafta olduğu gibi kalabalık şadırvanda abdest için sıra bekledim.
Yeniden abdestimi aldım.
Kalabalık mescidimizin arka saflarında, tıkış tıkış olsa da
kıldık namazımızı.
O değnekleri yiyip de,
belki abdeste, namaza küsen olurdu.
Gavura kızıp orucunu bozan gibi.
Aklıma hiç böyle şeyler gelmedi.
Şimdi bunları düşününce,
o çocuk aklım bile yanlış bir kıyasa düşmemiş deyip seviniyorum.
O sorulara makul bir cevap hiçbir zaman bulamadım.
Bir kanaate vardım sonraları:
İnsan olamamış ama hoca olmuş, dedim.
Yıllar sonra duydum, Yakup Hoca ölmüş.
Ölsün.
Ne gerek ki zaten böyle hocalar.
Hepsi ölsün.
İnsan olamamış zalimler.
Tükensin de insanlar insanca yaşasın diye geçirdim içimden.
Emekli olamadan ölmüş dediler.
Değnek taşımadaki emeğini ve avuçlara nasıl hızla vurabildiğini hatırladım. Emek?
Bir büyük adamdaki merhametsizliği,
güçsüz, savunmasız ve saygıdan, edepten başını kaldıramayan,
gözüne bakamayan, kaçmayı akıl edemeyen bir çocuğa bu gazap neyin nesi?
Bir acı tecrübeyi böylece yaşamak,
hayatın çirkin yüzünü bir öğretmende görmek çok acıttı içimi.
Bu anlattıklarımdan bir hınç bir kin üretmeyi ve saklamayı da bilememiş olmama rağmen hafızada kayıtlı bu acı tecrübeler silinmiyor. “Hakkını helal et adam ölmüş” deseler ve ben “helal olsun” desem de hatıralar yaşıyor.



