Nostalji: Aklın İnce Yalanı
Tüm acı ve elemlerine rağmen insan neden geçmişi özler? Diye bir soru…
Gerçekten öyle midir?
İnsan niye geçmişine
“aman aman, bir daha dönmek istemem o günlere” diyemiyor?
Çünkü derse şunu itiraf etmiş olur:
• “O günlerde güçlü değildim.”
• “Orada kaybettim.”
• “Orası benim zaferim değildi.”
Bu, egoya ağır gelir.
“Çok zordu, sıkıntılıydı… ama güzel günlerdi; yine yaşamak isterdim…”
yalanlarına niye sığınıyor?
Böylece acziyetini anlamlı bir fedakârlığa dönüştürüyor;
yenilgiyi hikâyeye çeviriyor;
belki de utancı romantize ediyor…
Demek ki bu özlemle anma tarzı, kendini kandırmak istemekten ibarettir.
Yoksa acı ve elemlerine rağmen maziyi kutsamak; insanın bir nevi iftihar arayışı ve buna muhtaçlığı sebebiyle her kırıntıya sarılması, yalanlarla övünmek suretiyle göz boyaması ve hafızasındaki bir kısım kayıtları silme çabası mıdır?
İnsanın acziyetine de bu yakışır zaten:
Bazen aynaya bakamamak, yahut aynayı kırmak…
Kırılmış aynalarda, sırf görmek istediği parçaları görmek ve bütünü böyle tasavvur ve tahayyül etmek…
Aslında kendinden kaçışı, bir vuslat hayaliyle yaşar pozunda tarif etmek…
Bu tür paradoksal davranışlar, duygu karmaşasından ziyade; ince yalanlarla ve kırpılmış gerçeklerle zenginleşmiş aklın, kendine kurduğu tuzaklardır.
Aklı bu tuzaklardan kurtarmanın yolu, küçük yalanlarla başlayan cümleler kurmaktan vazgeçmektir.
O yalanların, aklı hangi saçmalıklara ikna edeceği belli olmaz; birikir, birikir, sonra “psiko-msiko” işler zuhur eder.
Efendim neymiş; bence:
Geçmişin kötü anıları varsa, kötüdür.
Buralardan övünç, sevinç çıkartmak zorunda değildir akıllı adam.
“Kendisine karşı samimi olamayan insan dünyada neyi başarmıştır ki?”
Şimdi, “yüzde yüz doğru konuştum” diyebilecek bir açık yürekliliğe ve samimiyete ermek için, önce bazı duyguların ikna edilmesi gerekir. İnsanın zayıflığından, güçsüzlüğünden, aklının azlığından, başarısızlığından sıkılmadan bahsedebilmesi; duygularına son derece ağır gelir. Çünkü bunu dile getirdiği anda, bunun insanlar nezdinde bir bakış açısına dönüşeceğini bilir: Ezici, yıpratıcı, baskıcı yahut alaycı tavırlar… İnsan, çoğu zaman bu bedeli ödemeye hazır değildir.
Bunun yapılamamasının asıl sebebi, bu tür numune insanların neredeyse kaybolmuş olmasıdır. İnsanlık, büyük ölçüde maskeli yaşıyor. Kimse olduğu gibi görünmeyi kabullenmiyor. Hayatın gayesi arınmak, saflaşmak, yüklerinden kurtulmak değil; bir imaj oluşturabilmek, bir görüntüyü ayakta tutabilmek hâline gelmiş durumda. Samimiyet, insanın kendine borcu olan bir erdem olmaktan çıkmış; sosyal bedeli ağır bir risk olarak algılanır olmuştur.
İşin daha problemli tarafı ise şudur: İnsanlar kendi kusurlarını görünmez kılma çabası içindeyken, başkalarının kusurunu arama konusunda son derece mahirdir. Kendisi için örtü talep eden, başkası için projektör yakar. Bu çelişkiyi aşabilecek bir söylem, bir eylem, bir ahlâkî devrim geliştirilebilseydi; belki belli bir noktaya kadar sahici bir samimiyet zemini oluşabilirdi.
Fakat burada da insan tabiatının başka bir açmazı devreye girer. İnsanoğlu, çoğu zaman ifrattan kaçarken tefrite savrulur; ölçüyü tutturamaz. Bu defa da utanmayı kaybeder. Eskiden gizlediği her türlü ayıbı, hayasızlığı, zaafı; bir erdem, bir cesaret gösterisi gibi anlatmaya başlar. Mahcubiyetle yüzleşmek yerine, pervasızlıkla sergilemeyi seçer. Böylece samimiyet, arınmaya değil; teşhire dönüşür.
Oysa samimiyet; ne maskeyle yaşamak, ne de her şeyi uluorta dökmektir. Samimiyet, insanın kendisiyle baş başa kaldığında kaçacak yer aramamasıdır. Ne kusurunu saklayarak kibirlenmek, ne de kusurunu pazarlayarak meşrulaştırmaktır. Ölçü, insanın her devirde en zor tutturduğu yerdir.
Böyle bir dünyada,
“Kendisine karşı samimi olamayan insan, dünyada neyi başarmıştır ki?”
sorusunun muhatabı olmamak gerçekten zorlaşmıştır. Belki de asıl başarı; başkalarının ne dediğinden önce, insanın kendisine ne söylediğinde gizlidir.



