İrfan SETENCİ

İrfan SETENCİ

İrfan SETENCİ

BEN DİYEYİM MAHALLE SEN DE MEMLEKET

20 Şubat 2021 - 23:24

BEN DİYEYİM MAHALLE SEN DE MEMLEKET


- Adı ümmet olan şu kalabalıkların bir portresini çizelim mi, ne dersiniz ?
- İyi de nasıl ?
- Aklıma bir fikir geldi. Bizim mahalle memleketin kopyası sanki.
- Haydi, gidelim o zaman.
- Yoo, asıl kopya bizim mahalledir. Hem beni mahalleye kadar bırakırsınız, hem de portrenizi çizersiniz.
- Mülayim amcamın hatırı var, buyurun gidelim. 
- İşte geldik burası bizim mahalle, kim çizecekse portreyi, buyursun.
- Hayır, biz portre çizelim derken ana hatlarıyla tanıyalım demek istedik. Şimdi sen kısaca tanıtacaksın bu mahallenin insanlarını bize.
-  İyi, ondan kolay ne var.  
- Bakın takkeli bir adam; kesin tarikatçıdır, hangisinden acaba ?! Sakalı da var bir de ağzında sigarası! Adıyaman nakşisi bu ben bilirim, sırf şeyhi sigara içerdi diye sigaranın tadını çıkarır bunlar.
- Tahminde bulunmayın lütfen, bildiklerinizi konuşun.
- Peşinden gelen adam daha ciddi o da sakallı, o sünneti falan bilir, yalnız o da kendi için yaşar. Etrafındakilere biraz acır ama nazik değildir. Eline bir günahkâr düşmeye görsün, kasabın deriyi sevdiği gibi güçlü bir muhabbetle sever onu. Belli ki, kitabın yarısında henüz. Allah tamamına erdirsin.
- Bakın şu parlak yüzlü  çocuk, incecik de bıyığı var, sakallılara pek hoş bakmıyor, selam bile vermedi, biraz utangaç biraz da ajan gibi baktı geçti, tanıdınız mı? Nurcu bunlar nurcu. Bunların da birbirlerini kötüleyen, kendini üstün sayan üç beş çeşidi var. Peygamberin sadece adı geçiyor sohbetlerinde lakin okuyup da anlamadıkları kitapları yazmış, bir adam var, onu çok seviyorlar.
- Mülayim amca ne yapıyorsun Allah aşkına patır patır mühürlüyorsun.
- Doğru dersin evlat bizim soya alemdar derler, ondandır belki amma bilesin ki ben hiçbir evrakı okumadan mühürlemem.
Bak bak kibirli bir adam geliyor, kıravatlı, bıyıklarını biraz inceltmiş, bir de bunların bıyıksız ve kel olanları var tv. ye de bol çıkarlar. Bunlar da felsefeci müslüman. İlahiyatta öğrenmişler din felsefesini, akıllarını beğendikleri kadar hiçbir şeyi beğenmezler ya, kullansalar bari! Sadece onun bunun dediğini ezberleyip birbirleriyle münakaşa ederler, ömürleri hep müslümanlarla didişmeyle ve insanların aklına şüpheler atmakla geçti, şeytanın yaptığı gibi. Bunların içinde peygamber postacıydı diyenler bile var.
- Şu gelen bey de cuma kılmaz. Hükümeti sevmedikleri için kılmıyorlarmış, biz bu hükümetleri tanımayız diyorlar. Evin tapusunu aldı, işyeri de var, vergi-bağkur; gününü sapıtmaz cayır cayır öder, sosyal hakkı var diyor. İşte bu yüzden cuma namazı kılmıyorlar. Galiba bunlar da laik ama biraz karıştırıyorlar gibime geliyor.
- Mülayim amca niçin müslümanları bu denli eleştiriyorsun?
- Elhamdülillah biz de müslümanız fakat siz demediniz mi adı ümmet olan şu kalabalıkların portresini çizelim diye. İşte bu ümmeti oluşturan fertler bizim mahallede bunlar, isterseniz sizin mahalleye gidelim.
- Hayır, lütfen devam edin, ama...
- Şu hacıemmi de cami cemaatı, bir vaktini sapıtmaz. Bu seçimde dinsiz oğlana oy verdi. Öyle deme yavrum Türkiye’de yaşıyor ya demek ki müslüman diyor.
- Beni en çok şaşırtan şu adam, geçen gün tanıştık dini bir yaşantının gerekliliğinden konuştuk, ahlaklı bir toplum yetişmesi için beni hükümet yapsalar her şey hallolur demişti. Birgün sonra hanımı ve kızı yanında gördüm onu, o da beni gördü hiç yüzü kızarmadı, galiba onları mankenlik yapacakları elbiselerle podyuma yetiştirecekti ki alelacele gidiyordu. O benimle dalga mı geçmişti yoksa memleketin ahlakını böyle mi halledecekti hâlâ anlayamadım.
- Al, bu da imamın kızı. Önceleri okulu bırakmasın diye saçını örtemedi. İmam, akıllı adam, müslümanlar her köşeyi kaptırsınlar mı zalimlere demişti, haklıydı okutmalıydı kızı ama köşe kapalım derken, kızı hippilere kaptırdı. Oysa ne mütevazı, ahlaklı insanlar dünürlüğe gelmişlerdi.
- Şu ikisi birbirinden hiç ayrılmaz. Ayrı partileri tutarlar, ayrı futbol takımlarını. Dırdırları hırgürleri hiç bitmez. Konuşacak laf kalmazsa biri hükümet olur, biri muhalefet, memleket işlerini yürütürler. Onları birbirine bağlayan tek şey okey masasıdır.
- Şu kulaklarını dünyaya tıkamış olan genç, öğretmen olacak. Ağzındaki sakıza, giyindiği pantolona, yürüyüşüne bakınca inanasım gelmiyor ama babası wolkmenden ders dinlediğini söylüyor. Yavan ekmekle kalem pili çok sever.
- Kore gazimiz de pazardan geliyor. Âhir ömründe madalya gösterişinden halen vazgeçmiş değil. Geçen gün pazarda beraberce alışveriş yapıyorduk. Poşet satan bir genç sordu ona:
- Amca bu göğsündeki ne madalyası, gençliğinde güreşçi miydin?
- Hayır evladım, ben Kore Gazisi’yim.
- Koreye niye gittin amca?
- Ne bileyim evladım devlet git dedi gittik.
- Hiç adam öldürdün mü orda?
- Yavrum biz ha bre salıyorduk kurşunu, karşıdan patır patır dökülüyordu adamlar, amma ben vurdum, amma başkası bilmem dedi.
- Niye öldürdünüz Korelileri amca, hem bir hayli uzak orası, hem de bizimle bir alavereleri olduğunu hiç duymadım !?
Bizim gazi biraz durdu, tam kafa çatılayacaktı ki kesti düşünmeyi, çocuğa kaşlarını çattı ve bana dönüp “Mülayim efendi yürü gidelim, zamane çocukları da çok lüzumsuz sorular soruyor” dedi ve uzaklaştık oradan.
- Sıkı durun, bu ürkek sivecen yaratık da halis bir münafık, cinci hoca! Sabahlara kadar kafa çeker, akşama kadar muska yazar, evi kadınlarla dolar taşar, bu cahil müşteriler sayesinde cincimiz de yükünü tuttu. Ona sorarsanız herkeste büyü vardır, ya da muskaya muhtaç olmayan yoktur. Yazdıklarını da görsen eski Sümer alfabesi, ya da kerrat cetveli, anlayan mı var sanki! Artık yazmayı da bıraktı, fotokopi yapıp sarıyor sarmalıyor, muska hazır,  bekle ki çare olacak derde! Şehir dışından gelen müşterileri de var. Geçenlerde bir genç sordu bunun adresini. Ne yapacaksın dedim. Falanca hoca efendi buraya gönderdi, bende büyü varmış dedi. Demek 400 km. yolu bu şarapçıyı bulmak için mi geldin, sen git seni bu şarapçıya gönderen hoca efendinin yüzüne; “eûzü billahi mineşşeytanirracim” de,” iyice bir tükür hiçbir şeyin kalmaz” dedim.  Bazılarını da böyle, sen falan hocaya git, ben anlamam diyerek, başkasına gönderip birbirleriyle paslaşıyorlar. Uzaktaki ilaç pek kıymetli olur, bu da işin cazibesi! Eee dinini bilmeyen milletin müstehakkı bu şarapçı, bu şarapçının müstehakkı da cehennemin dibidir, Allah-u a’lem.
Mülayim amca sen çok mülayimsin ama çok yorum yapıyorsun.
İyi de evlat, hakkında kanaat sahibi olmadığım birini tanımış olur muyum sence? Ben tanıdıklarımdan bahsediyorum.
Galiba haklısın fakat insanları sadece dini ölçülerle değil de birazda insanî yanlarına bakarak değerlendirsek ne dersiniz?
Bak delikanlı, bir dine inandığını söyleyip de dininin emir ve yasaklarını umursamayan adamın insanlığına da, sakın güvenmeyesin. Çünkü ilahını saymayan insanları hiç saymaz.
Bunu biraz düşünmem lazım.
Evet, düşün, şu yaşlı adam da hep düşünür, bir gün sordum ne düşünüp duruyorsun diye. Bu güne kadar işe yarar, insanlara faydalı hiçbir şey yapmadım, üzülerek bunu düşünüyorum dedi. Peki, niye hemen bir şeyler yapmaya başlamıyorsun dedim. Onu da düşünmüyor değilim dedi.
 Bakın bu kodaman bizim mahallenin i-me-fe’si, soydu soğana çevirdi milleti. Kapı kapı gezer borç para vermek için, sonra ödeyemeyene biraz daha açar keseyi. Maksat o ki; eski borcun faizi, faizinin faizi derken neyi var neyi yok hepsini haczedip alsın elinden. Evcek oturduğu komşusunun bile evini hacizle boşalttı, çoluk çocuk kış günü perişan oldu. Mahalleli para topladık, bir soba aldık, onu da haczetmiş. Ahirette elim yakasında sevaplarını faiziyle birlikte alacağım diyor! Onun hesabına (inancına) göre ufak bir sevap kıyamet kopuncaya kadar bekledi mi vade uzun ama iyi kâr getirir! Faiz borcunu ödeyemeyenlerin sevaplarını da aldı mı yedi sülalesine yetermiş!
Bu da bizim bakkal; bir kalıp peynirin kaç gram geldiğini hiç öğrenemedim, teraziye bir atıverir ibrenin ilerlediğini görürsün de geri gelmeye kalmaz, peynir paketlenmiştir. Her tartmasında da “vay be elin terazi mi mübarek” deyiverir. Ha unutmadan çocukları pek sever bir dediklerini iki etmez, tek sigara falan satar yavrucaklara.
Bu gelen de Afra Hanım, devlet dairesinde memur. Küçük kızını da konu komşu büyüttü ama Allah var; süveter, fanila ne lazımsa işyerinde ördü getirdi. Dairede vatandaşla pek ilgilenmez ya, eli çabuktur örgüye.
İşte mahallenin delisi de geliyor, bozuk para verirsen, karnı da açsa alır, kâğıt para verirsen yırtar atar. Bu mahalle, deli etti onu. Hep sorardı bana;  bu adam niye yalancı, bu adam niye kindar, kadınlar niye dedikodu yapar, hırsız niye başkasının malını çalar, derken; inanın bu sorulardan deli olacaktım ki, o delirdi de ben kurtuldum. En müthiş sorularından biri şuydu: Allah’ın isimleri arasında “el-âlem” diye bir isim var mı? Niye sordun dediğimde, “insanlar en çok ondan korkuyor ve onu memnun etmeye çalışıyor da” demişti. Elâlem duymasın, elâlem ne der diye de ekledi durdu.
Mülayim amca aslında bizim mahalle de sizin mahalle gibi ama senin gözlemine hayran oldum ve şu karşımızdaki insanlar içinde kendimi düşündüm de benim hakkımda neler söyleyebileceğinizi tahmin etmeye çalıştım. Kendim için tahmin ettiklerim, senin anlattıklarından pek aşağı kalır değildi. İçimde bir burukluk hissettiğimi itiraf etmeliyim. Kendime olan abartılı saygımı da tashih etmem gerektiğini anladım.
Peki, evladım karşıdan gelen sen ol, sonra senin hakkında söyleyebileceklerimi   -iyi veya kötü-  ciddi ciddi yaz bir deftere. Sonra yazdıklarınla ister övün, ister dövün. Hatasız insan olmaz, lakin adam olan kurtulur, hatasında sebat kılmaz.
Mülayim amca bu sohbetimizi yazmama müsaade eder misin? Sizin yorumunuz pek ilginç geldi bana arkadaşlar da okuyuversin.
Ne demek evladım istersen toplayım mahalleyi resimlerimizi de çek, mahallece gazeteye falan çıkarsak övünürüz millete, hem de hatıra olur bize! Sonra bahsettiğimiz kişileri de resim üzerinde ok işaretleriyle gösterirsin.
Nasıl olsa herkes halinden pek memnun!
(Yıl 1999)
 

Bu yazı 1490 defa okunmuştur.